“Sular yükselince, balıklar karıncaları yer... Sular çekilince de karıncalar balıkları yer... Kimse bugünkü üstünlüğüne ve gücüne güvenmesin.. Çünkü kimin kimi yiyeceğine "suyun akışı" karar verir... Afrika atasozu

Perşembe, Şubat 09, 2006

Okullarım Sınıfta Kalmasın!






Gündemde olan nasıl olsa birçok kalem tarafından fikir jimnastiğine tabi tutulduğundan, gündemde olanı yazmak yerine, gündem dışı olup da aslında üzeri örtüldüğüne inandığım konuları gündeme taşımayı ve üzerinde yorum yapmayı, böylelikle de sürmenaj olması için yönlendirilen halkımın ısrarla bu tekdüzelikten kurtulup, haklarının peşine düşmesi ilkesi ile gündemden düşürülen konular üzerine kalem kullanmayı, yapay gündemlere ve paparazzilere yönlendirilmeye çalışılan memleketimin biraz olsun farklı pencereler aralayabilmesi için farklı görüşler sunmayı amaçlamaktayken, tam da çalışma yaptığım bir konu gündeme getirildi sayın Milli Eğitim Bakanımız tarafından. Bundan sonra Alevi vatandaşlarımız da okullarımızda “var” kabul edilecekler. Bunu alkışlamamak mümkün değil. Çünkü eğitim kimsenin tekelinde değildir, din de öyle.

Yine de Milli Eğitimimizle ilgili olmakla birlikte, bu değildi bahsedeceğim konu, her ne kadar Eğitimde Yapılanmayı kısmen ilgilendiriyorsa da.

Okullarımıza bakıyorum da bazen içim parçalanıyor. Öncelikle çocuklarımız daha bir kuşağı atlatmadan sürekli değişimlerle hırpalandıkları için üzülmekteyim, sonrasında da hala umut vermeyen öğrenim sistemi için karar kara düşünmekteyim.

Bir hayal kuruyorum;

İlkokullarım altı yıl olsa, sonrasında bu altıncı yılda çocuklar pedagoji uzmanı tarafından incelense, yetenekleri saptansa, okulların son haftasında da bütün çocuklarım bir sınavdan geçse ve gidecekleri okul buna göre saptansa.

İlk uygulamaya konulduğu dönemde de karşı çıkmıştım İlk ve Orta öğrenimin birleştirilmesine, bugün de karşıyım. Çünkü bu durumda çocuklarımız bir İlköğrenimden mezun oluyorlar ve sonrasında bir Liseye gidiyorlar; ki, bu durumda gelişmiş birçok ülkede “High School” yani, “Yüksek Okul” diye isimlendirilmekte olan Liseler, orta dereceli bir okul seviyesine düşürülmüş oluyor. Oysa Liseler önemli okullardır ve Üniversite okumayacak gençlerimiz burada bir mesleğin teorik bilgisini alabilir ve üzerine de iki yıllık Meslek Yüksek Okulu bitirmekle ve uygulamalı dersler de görerek, bir alanda yeterli derecede teknik adam olarak görev yapabilir. Oysa gördüğünüz üzere bu sistemde çocuklarımız sudan çıkmış balık gibiler mezun olduklarında.

Orta Okullarımız da çeşitlendirebiliriz, branşlaşmayı daha bu yıllarda başlatabiliriz, böylece de her genç Üniversite okumak zorunda bırakılmaz. Ayrıca, Orta Dereceli okullarımızı mesleklere göre çeşitlendireceğimizden, bu okullar üçer yıllık okullar olabilir. Hedefi Üniversite olan bir genci ise mesleki olmayan bir Ortaokulda okuturuz; ki, bunu da dört yıllık yapabiliriz ve bitirme sınavları koyarız, böylece çocuklarımız da sorumluluklarının bilincinde olurlar; hem biz onları yarış atına çevirmeyiz, hem de onlar çalışmadıklarında mezun olamayacaklarını bilirler.

Liselere gelince; yine, aynı Orta Öğrenimdeki gibi bir sistem koyabiliriz, mesleki öğrenim görenler mesleklerinde ustalaşmaya yönlendirilirler, diğerleri de Üniversite okuma hazırlığında olabilirler.

Görüleceği üzere daha Orta Öğrenimden başlayarak bu derece yoğun öğrenim gören çocuklarımız hem sanayide oldukça işe yararlar, hem de hepsi koşu atı gibi Üniversite sınavlarına hazırlanmazlar ve böylelikle, ülkemin bir ayıbı olan ”Dershaneler” de ortadan kalkmış olur. Dershane sahipleri hiç kusura bakmasınlar, gelişmiş ülkelerde böyle bir sistemin olmadığını hepsi bilirler. Eminim onlar da ülkelerinin gelişmesinin önünde engel olmayı düşünmemektedirler.

Bu sisteme şu ilaveyi de getirebilirsiniz; İlkokul sonunda, eğer bir çocuk çok yetenekliyse, üstün meziyetleri olan bir çocuksa, bu çocuğu sene sonunda alacağı puanlar doğrultusunda, illa ki sıralı bir sistemde okutmaz, böyle bir evladımızın basamak atlamasını sağlayabilirsiniz. Bu da Üniversite sistemiyle bağlantılı. Üniversiteniz sekiz yıllık olabilir; ancak, İlk Okuldan gelen çocuklar içindir ilk dört yıllık bölüm, eğer çocuklarımız Lise öğreniminden sonra Üniversite’ye geliyorsa, ilk dört yılından muaf kalırlar ve sadece Mesleki İhtisas sahibi olmak için geldiklerinden, beşinci sınıftan başlatabiliriz.

Şöyle ki; bir çocuk üstün yeteneklere sahipse, pedagog yeterli görüş bildirdiyse ve aldığı puanlar da diğer öğrencilerin çok üzerindeyse, niçin direk Üniversite’ye gitmesin? Ama tabii ki Üniversiteniz sekiz yıllık olursa, geçerli bu dediğim.

Kafanız mı karıştı? Doğrudur. Öncelikle böyle bir sistemi yaşamadığımız içindir. Ama proje daha detaylı hazırlanabileceğinden, daha anlaşılır olacaktır. Ben böyle bir sistemde okudum. İlkokulda sınıfımdan bir arkadaşım doğrudan Üniversiteye gönderildi, bunu biliyorum, çünkü aynı zamanda komşu çocuklarıydık.

Bu arada, okullarımın tamamında her din dersi( Aleviler ve Gayri Müslimler için dahil) verilebilse seçmeli olarak ve çocuklarımız ergin oluncaya kadar da bunu aileler belirlese. Keşke İmam Hatip Okulları kapatılmayıp, İmam hatip Orta Okulu ve İmam Hatip Lisesi olarak kalsaydı da, oradan gerçekten “ehil”, “Ulus” zihniyetli, konusuna hakim, en az iki yabancı dil bilen ama mesleki okul olduklarından “meslek insanları” yetiştirilseydi.

Ayrıca, bir husus daha dikkatimi çekmekte; neden benim çocuklarım kitaplarını satın almak zorunda? Bu insanlar her yıl yeni kitap ve gereçleri alacak kadar zengin mi? Zenginlik ülkemin kapısından mı taşıyor? Yoksa, yok edilebilecek orman fazlamız mı var? İlk Okullar devletin ücretsiz verdiği kitaplarla okutulmaya başlandı. Peki, diğer bütün okullarımda Devletim kitapları öğrencilere küçük bir ücretle kiralayamaz mı? Eğer kitaba zarar verildiyse, ancak o zaman kitabın bedelini tahsil edemez mi?

Çocuklar kusura bakmasın ama, benim verdiğim yıl sonu tatili sekiz haftadan fazla olamaz, çünkü benim umudum onlar ve çok iyi bir eğitim almak zorundalar.

Bir hayaldi işte!

Birsen Şahin
08/02/2006

2 Comments:

Blogger gaykedi said...

Atatürk' ün Alevi Kökenleri ve Dini İnançları ;

Tarihçi Cemal Şener: Atatürk dindar değil, laik, demokrattı. Bunun sebebi Alevi-Bektaşi meşrepli ve Türkmen kökenli olmasıdır. İslam coğrafyasında laik cumhuriyet varsa bu da Mustafa Kemal'in bu meşrepten olması nedeniyledir. Dindar değildi, laik insanlarınki kadar tanrı inancı vardı. Yaşam biçimi Sünnilerinkinden çok Alevi-Bektaşilere yakındı.

Tarihçi Yavuz Bahadıroğlu: Elimde 1930'lu yılların 'Lise 2 Medeni Bilgiler' kitabı var. Bu kitapta, milleti millet yapan unsurlar arasında din yoktur. Tarih kitabında, Hazreti Muhammed Arap peygamberi olarak gösterilir. Kuran, peygamberin fikirleri olarak ifade edilir. 'Muhammed'in karıları' denilir. Bu kitaplarda dine hakaret yok ama dindarlık da yok. Atatürk dindar değildi ama dünya işlerine müdahil olmasını istemediği bir tanrı inancı var.

Atatürk'ün alevi kökenli oldugunu bilmiyordum bunu duymak ailecek bizi cok sevindirir, alevi kökenli degil sünni kökenli olmamiza ragmen alevi kültürüne ve hümanizmine, arap kültür emparyalizmine direnerek Türk kültürüne ve diline sahip cikmalarina,Yunus Emre'ye, eski türkler gibi kadına hayvan gözüyle bakmayan eve kapatmayan değerlerine ailecek bayılıyoruz....Gaykedi

http://gaykedi.blogspot.com/

Eylül 10, 2006 11:51 ÖÖ  
Anonymous Adsız said...

Cool blog, interesting information... Keep it UP »

Mart 03, 2007 10:02 ÖÖ  

Yorum Gönder

<< Home

Seninle gurur duyuyorum

kalbim seninle

Edith Piaf - La Vie En Rose
by bigproblem11